Mutluluk?

311145_543874182293562_1262098838_n

Öyle miyiz?

Kime göre, neye göre mutluluk? Sizin mutluluktan anladığınız şey nedir? Peki size göre mutluluk nedir?

Bileyim. Hayır, bileyim ki bende yolunu bulayım.  Çok mu? Korkak olmak istemiyorum artık. ‘’Cesur ol cesur ol!’’ diye telkin ediyorum kendimi. Kadere inanmakla beraber oturup kaderimi beklemek istemiyorum. Yapmak istiyorum. Yeni şeyler, beni mutlu edecek şeyler. Belki çok önemsiz, basit, ufacık. Ama yine de dedim ya; beni mutlu edecek bir şey. Kabullenmek istemiyorum. Bu hayat benim değil. Ömrümü bu ben olarak yaşamak istemiyorum. Neden yapamıyorum bunları? En  âla bir gerzeğim ben. Salağın tekiyim. Mutsuz olduğum halde karşı çıkamıyorum ya, müstahak bu hayat bana. Aferin! Aferin! Aynen böyle devam et…

Artık bu düğüm o hale geldi ki kopmayı bırakın, birleşemeyecek kadar inceldi. Yine de bana mısın demiyor. Ama dur ben yine akıllanmam. Onca şeyin arasında en b*ktan olayları kafama takmıyor muyum? Kızım kendine gel artık. Nefret ettiğin tiplere döndün, dönecen. Silkelen bi.

Hiç bulutlarda yaşayamadım mesela. Sonumu bilmeden, düşünmeden, umarsızca bir gün geçiremedim. Gerçekten geceler zor. Hayır, her şey zor. Ama gece olunca daha da zor arkadaş. Keşke şöyle yalnız başıma çekip gitsem. Tanımadığım insanların olduğu bir yere. Bilmediğim, görmediğim yerlere. Keşfetsem. Mutlu olsam. İyi gelse bana. Bir umut işte benim ki. Sancım var. Ama bu bildiğiniz bir ağrı değil. Tarif edemem. Edecek uygun kelimeyi bulamam. Cafcaflı kelimeler bilmem ben. Ama öyle bir ağrı ki yavaş yavaş öldürüyor beni. Bitiyorum. Tükendim tükeniyorum. Teselli istemiyorum kimseden. Omuza da ihtiyacım yok. Mutlu olmak istiyorum. İstediğim o hayatı yaşamak istiyorum. O kadar. Kendine gelme zamanı artık. Yeni kararlar ve yeni benle karşınızda olacağım…

Reklamlar

-Nasılsın? +İyi(mi)yim

538712_381224021920027_662087358_n

Belki de uygun deliği bulamamış bir anahtarım. Nereye ait olduğumu bulamayacağım. Belki de sessiz kalacağım, susacağım, nefret edeceğim, bağışlamayacağım, elimi uzatmayacağım, istemeyeceğim, acımayacağım, üzülmeyeceğim, sevmeyeceğim. Belki de insan olmanın özünden sıyrılacağım. Zamanla var olmamış gibi hissetmeye başlayacağım. Hiçbir şey olması gerektiği gibi değil, yakın bile değil. Olanları geri almalarını istemiyorum, bu mümkün de değil. Yaşatılanlar alınamaz. Olanlar değiştirilemez. Ama telafi edilebilir. Ben çocukluğuma da dönmek istemiyorum. Geçmişi de değiştirmek istemiyorum. Olmayacak şeyler peşinde de değilim. İlerisini istiyorum. Bana bahşedilen hayatı ‘yaşamak’ istiyorum. Benim sözlüğümde ki yaşamaktan bahsediyorum. Mucize falan beklediğim yok. Merhamette beklemiyorum. Belki biraz balık hafızalı da olabilirim. İnsanların bana ne yaşattığını, ne yaptığını da unutmuş olabilirim. Ama ne hissettirdiklerini asla unutamam. Sınırların içine hapsolup, sürekli farz etmekten bıktım. Ben farz etmek değil, oldurmak istiyorum. Hayal değil, gerçeği istiyorum.

Geçmişimiz geleceğimizin önsözü.

Balancece.wordpress.com

Hayat mı kısa, yoksa biz mi sığamıyoruz? Birini canın acıyacak, ruhun daralacak, parçalara ayrılacak kadar sevmek mı? Bırakacağını bile bile birine bağlanmak mı? Kazığı yiyeceğini bilerek güvenmek mi? Mutsuz olacağını bilerek hadi bir deneyeyim demek mi? Olmayacağını bildiğin halde oldurmak mı? Acı çekmeyi sevmek mi? Mutlu mu olmak? Bağlanmak mı? Sevmek mi? Yoksa inanmadığını bilerek yine de ümit mi etmek? İçine işleyen, kulağını tırmalayarak beynine hücum eden o ‘sesleri’ duymamazlıktan mı gelmek? Beynin mi, kalbin mi? Yapamıyorum bunları işte. Hep bir otokontrol var. Düşün, tart, analiz et, gözlemle. Bazen bir robot olduğumu düşünüyorum. Azıcık hislerimle yola çıkmaya çalışsam hemen frenliyorum kendimi. Kızıyorum, yerden yere vuruyorum. “Sen nasıl böyle düşünürsün, kızım gerizekalı mısın diye?” Olasılıklar bile tedirgin ediyor. Ola da bilir, olmaya da bilir. Ama ihtimali bile yetiyor. İstesem de, çok istesem de ya-pa-mı-yo-rum! Göz ardı edemediğim o kadar şey var ki. Mutlu olmak için ufacık bir ihtimalim bile varsa kendim bile bile yok ediyorum onu. Kasten. Sonu düşünüyorum. Onu, o yıkımı. Hazır değilim buna. Mutlu son yok bunu bile bile lades diyemiyorum işte. Bazen daha güzel şeylere yol açmak için bazı şeylerin yıkılması gerekiyor. Bazı şeyler vardır ki onun sonu taa en başından bellidir. Sonunda her şey yoluna, düzenine girer. Ama şu da var ki canın yanmadan mutlu olamıyorsun. Biliyorum, ama olmuyor. Kimseyi acı çekecek, kendimden vazgeçecek kadar çok sevmek istemiyorum. Böyle bir sevgiyi kaldıramam sanırım. Kalbim ve beynim çatışıp duruyor. Galip hep beynim. Bu çatışma bile yoruyor artık. Her şeye rağmen yalnızlığımı seviyorum. Ne bu hastalık mı, illet mi her ne b*ksa işte. Bırakamıyorum. bunu.

Biz kim miyiz?

Sezen Aksu Dua

Bazen ‘onlar’ sana iyilik yaptığını düşünerek kararlar alırlar, bizim yerimize. Sormazlar ne istediğimizi. Ya da ağız ucuyla sorarlar, sırf  ‘sormadı’ olmasın diye. Onlar için en iyisi budur. Senin içinde doğru olduğuna kanaat getirirler. Seni sevdikleri, düşündükleri için böyle yaptıklarını söylerler. Bir yer de hayatımıza yön verir onlar. En önemlisi sen; sen olmazsın nihayetinde! Bunlar olurken tek şey söylersin –ama içinden- ‘’ne olur beni sevmeyin, düşünmeyin!’’ Düşündüklerini düşünürken mutsuz ediyorlar bizi. Hep bir dönüm noktası vardır hayatımızda. Bitişten önce ayrılan iki yol; sondan bir öncesi. Sen doğuyu isterken onlar sana batıyı empoze etme çabasına girerler. Gerisi teferruat… Direnirsen, baskın çıkarsan sen kazanırsın, ya da tam tersi. Her zaman herkes şanslı taraf olamıyor bu hayatta. Hem bu kazanıp kaybetme yarışımı Allah aşkına? Bırakın kim ne istiyorsa, hangi hayatı yaşamak istiyorsa onu yaşasın. Kendimizi zayıf göstermekten nefret ederiz. Hiçbir zaman tam olarak ne hissettiğimizi bilmezler. Anlayamadıklarından değil, biz bilmelerini istemeyiz. Çoğumuz kendimizle konuşmayı severiz. Çünkü kendimize anlatmak daha kolaydır. Sorular sormak, istediğimiz cevabı almak, bazen kendimize kızmak. Sonra peş peşe yardırmak. Kendimizi sakinleştirmek. Akıl vermek. Evet, bunu seviyoruz. Çünkü kendimizi yargılamayız. Çünkü kendimize ‘anlıyormuşuz gibi’ davranmayız. Biz kim miyiz? Mutsuzken mutlu gözükmeye çabalayan ‘yalnızlarız.’

Hayat bir labirent ve ben o labirentte yolumu bulamıyorum.

Mehmet Erdem – Herkes Ayni Hayatta

‘Ölüm’ deyip susuyorum. Kafam karışık, en önemlisi de içim. Ne yapacağım ne edeceğim bilmiyorum. Devamı gelmiyor. Korkuyorum. Önce ve sonra, her şey çok boş. Hatta bomboş. Ya şöyle bir oturup düşünüyorum ‘’isteklerim, arzularım, hayallerim ve daha bir çoğu…’’ Evet, bunları yapmak istiyorum. Azimle, kararlılıkla. Ama hep bir faktör çıkıyor önüme. Sonra diyorum belki de bu hayırlıdır hakkımda. Boş ver, isyan etme. Olmuyor yemin ederim. Neyi istesem, hayalini kurarsam ol-mu-yor. Hani kimi insanlar vardır, Allah’ım adamlar adım atsa gökten kafalarına şans yağar. Hah, anacım, o işte yok bende maalesef. Bir insan şanslı doğacak bence.

Artık öyle şeyler, öyle günler yaşıyorum ki, acıya karşı bağışıklık kazandı bünyem. Hissetmiyorum. Kimse için ‘’o asla böyle bir şey yapmaz’’ diyemiyorum. İyimser olmakla beraber, herkesten her şeyi bekliyorum. Hep bir ön hazırlığım var. Güvenemiyorum. Korkuyorum. Gün geçtikçe  sevme hissini de kaybediyorum. Nasıl bu kadar sorumsuz, ilgisiz, tasasız olabiliyorlar? anlamıyorum ve anlayamayacağım da. Onların yerine ben düşünmek istemiyorum artık. Niye herkes kendi sorumluluğunu bilmiyor. Bilmek istemiyor. Yemin ediyorum, böyle rahatlık görmedim. En iyisi onlar gibi düz mantık olacaksın galiba. Kötülüğü dışarıda değil, içeride de aramak gerek aslında. Tek başka insanlar zarar vermiyor bize. Yakınımızdakilerin zararı kapanmayacak kadar büyük oluyor. Hani hiç beklemiyorsun, ama o sana öyle bir geliyor ki ‘şaaaaak’, sen daha ne olduğunu anlamadan hayatın tepetaklak. Şundan bir 5 sene önce bu yaşadıklarımı anlatsalardı ‘’yok daha neler?’’ der gülerdim. Hayat çok garip. Kötü şeyler geldi mi ardı ardına gelir. Hepsinin acısını bir den yaşarsın, bir bakıma iyidir. Hep bir karmaşa o, şu, bu telaşı. Keşke birazdan ondan, şundan çok biz düşünülsek. Ona, buna yaranılacağına bizim isteklerimiz olsa. Eğer ben mutlu değilsem kimse kusura bakmasın ama, onlarda mutlu olamaz. Toplum tarafından kabul edilen doğrular vardır. Bir de insanların kendi doğruları. İşte bunu hiçbir zaman kavrayamayacağız. Bir de üçüncü bir şık var ki bu da; ‘benim her dediğim doğrudur’ tipleri. Bıktım, usandım bunlardan. Her lafı g*tünden anlayanları demiyorum bile. Bu serzenişlerim ‘’beni kimse anlamıyor’’ ergen tripleri değil asla. Anlıyorlar, ne istediğimi de biliyorlar. Umursamıyorlar sorun orada. Akraba değil akbaba diye boşuna dememişler. Keşke ama keşke –bunu tüm kalbimle isterdim- ailemizi, akrabalarımızı biz seçebilseydik. ‘’Seni senden başka kimse düşünmez,’’ bu bir gerçek. Ben varsam çevremdekiler var. Yoksam onlar da yok. Ben istediğim için varlar. Kimse kendimizden çok değerli değil. Çok yakın bir akrabamızı kaybettik. Henüz acısı taze. Rahmetle anıyorum. Allah mekanını cennet eylesin inşAllah! İlk defa bir cenaze gördüm. Yerde yatan bir ölü. Cansız. Sessiz. Hala kalkıp yanımıza gelecek ve ‘’ne yapıyorsunuz kızlar?’’ diyecek gibi. Onunda etkisi çok, bu aralar pek iyi değilim. Aklımda sürekli ölüm. Ölümü düşünmem elbette güzel, ama hiç hazır değilim. Bu çok korkutuyor beni. Cenaze evinde ilk gün herkes üzüldü perişan oldu, ağladı. 3. gün bir baktım, artık cenaze evi ondan çıkmış, normal muhabbetlere dönmüş, herkes kendi halinde. Evet, belli bir yerden sonra herkes rutin yaşantısına dönecek doğru olan bu. Ama bu kadar çabuk mu? Peki o insan? Onun yaşadıkları? Acıları? İstekleri? Öldükten sonra herkes, istekler, arzular, bu yukarıda bahsettiğim onca şey koca bir fosss olacak. Biliyorum. Yine de ölmeden önce mutlu olmak istiyorum çok mu? İstediğim hayatı yaşamak istiyorum. Öldüğümde bunların hiçbir anlamı olmayacağının da farkındayım ama. Galiba elimdekilerle yetinmem gerek. Çok fazla mı istiyorum bazı şeyleri ne? Her zaman ‘’hakkımda ne hayırlısı ise o olsun’’derim. Yine onu diyeceğim.

 

                                                         Hayat bir labirent ve ben o labirentte yolumu bulamıyorum.

 Bu yazı da yine o karamsarlığıma denk gelmiş bir karalamam işte. Bir nevi iç dökme.

 

Acaba biz korkak olabilir miyiz?

tumblr_mdc4jhW0pY1r5s8pqo1_500

Hep ne isteriz? Hayallerimiz gerçek olsun. İstediklerimiz olsun. İstediğimiz insana aşık olalım. İstediğimiz iş bizim olsun. İstediğimiz yerde çalışalım. İstediğimiz şeyleri yiyelim. Kısacası evren bile bizim ayaklarımızın altında olsun, biz ondan ne istersek, o da bize versin kafasındayız. Neden ve niye böyleyiz peki? Hiç hayallerimiz için çaba sarf ettik mi? Şimdi belki de oturup bu soruya “hayır” cevabını verebiliyoruz. Ya da evet. Hem biz istesek de önümüzde bir engel oluyor mutlaka. Aşamıyoruz, belkide aşamadığımızı sanıyoruz. Kim bilir, belki de böyle kandırıyoruz kendimizi. Savunma mekanizması da olabilir bizim için. Ama yine de bu memnun olmadığımız hayatımızı değiştirmek için hiçbir çaba sarf etmiyoruz.  Ettiğimizi sanıyoruz. Ya da değiştirmeye korkuyoruz. Değiştirmek istesek de önümüze hep bir engel çıkıyor. Biz istiyoruz, ama aslında istemiyoruz. O ince çizgi arasında sıkışıp kalmışız. Ya onunla ya da onsuz misali. Mutlu, huzurlu bir gelecek istiyoruz. Aslında çok da aman aman şeyler istemiyoruz. Peki, sürekli değişikliği sevdiğimizi söylediğimiz halde neden hep gittiğimiz cafeler ve orada yediğimiz şeyler, oturduğumuz bank, dinlediğimiz müzik, otobüste oturduğumuz koltuk ve hatta hemen hemen her seferinde planladığımız eğlenceler aynı? Hep bi monolog içerisindeyiz de mi? Doluya da boşa da koyuyoruz… Neden hiç sığdıramıyoruz peki?

Herşey yoluna girecek(mi)?

Size de oluyor mu? Son günlerde ne zaman kafamı yastığıma koysam, geçmiş, gelecek, kötü anılar, kısacası herşey beynimi tırmalıyor. Ara ara böyle buhrana girerim, bu son günlerde onlardan biri. Yalnız değilim kalabalığım. Ama aynı dili konuşmadığım, kuru bi kalabalık. Hayal kurmayı çok severim. Artık fark ettim ki eskisi kadar çok hayal kurmuyorum. Hayallerimin olmaması, beklediğim şeylerin sonuç bulmaması, en acısi da; olup olmayacağını bilememek… Hep bir bekleyiş, belirsizlik… En nefret ettiğim şeylerden biridir bu ikisi de. Değişken bir ruh haline sahibim. Şu an bunları düşünürken bir yandan da “anaaaa Sezen Aksu peltekmiş, ben niye daha önce bunu fark etmedim hiç” diye biliyorum. (Şu an kulaklık kulağımda Sezen Aksu-Vay dinliyor, telefonun not kısmına da bunları kaydediyorum.) Cidden bu zor günler geçecek mi? Sezen abla, bari sen söyle… Umursamaz adamlara hastayım. Ne dert var, ne tasa. Olsa da umrunda değil. Eline bir telefon ver, sabahtan akşama kadar mesajlaşsın.  Sürekli mesajlaşmanın insanı aptal yaptığını düşündüm, düşünüyorum yani. Hayattan kopuyorlar bir kere. Bir insan bu kadar konuşacak ne bulur anlamam ki. Mesaj olayi kadar samimiyetsiz bir şey yok bana göre. Kardeşim ne istiyorsan, ne konuşmak istiyorsan, arayacak adam gibi konuşacaksın. Ya da yüz yüze gelmeyi bekleyeceksin. İşte bu yüzden sms yapmiyorum hiç. Adamın hayattan bir beklentisi yok ki. O memnun halinden.  Bir ona bakıyorum, bir de kendime. O en azından mutlu. Ne iş ? İç sesimle o kadar çok konuşuyorum ki, sanırım bir gün delireceğim.

Genelde sorunlarımı, kimseye belli etmem, konuşmam, anlatmam. Hatta hiç anlatmam. Tabi ki en yakın, biricik tatlı arkadaşım Bitil Bötül hariç. Hep başkalarınınkini dinlerim. Kova burcunun bir özelliği daha. Güzin abla gibiyimdir, herkese akıl verir, yol gösteririm. Kendime gelince ise koca bir fıııııs. Bir de en ağrıma giden şey, bana o kadar basit bir sorunla gelmeleri ki. Küçücük bir şey ya, küçücük. Deve yapmaya lüzum yok. Sanırsın devlet meselesi. Sonra donuyorum bu tarafa, benim sorunlarıma… Vay arkadaş, benim niye sorunlarım bu kadar basit değil ki? Kıskanıyorum valla. Belli etmiyoruz diye, hep mutlu değiliz ya. Biz de üzülüyoruz, ağlıyoruz, düşünüyoruz. Hatta çok düşünüyoruz. Şu, son 4 sene çok karmakarışıktı.

Toparlanmak ve devam etmekte zorlanmadım ama yaraları hala aynı. Zaman herşeyin ilacı falan değil, kim dediyse halt etmiş. Yine de halime şükretmem gerekiyor, biliyorum. Bekliyorum, tükenmek üzere olsa da, hala bir umudum var.